13 Aralık 2012 Perşembe

Kutlamalara doyamadık

Dedim ya sürekli kutluyoruz diye, bugün Yunus'un 'Tismas konseri vardı. Evelsi gün de Yıldız'ın. İkisi arasındaki günü de boş bırakmadık, uğurlu 12.12.12 kutlaması yaptık. Aşağıda bugünden bir fotoğraf: Yunus'un sınıfı.


2 Aralık 2012 Pazar

Gerçekten Yağmur Mevsimi

Yağmur mevisimi nasıl birşey diye merak ediyordum, çünkü kitapların, insanların dilinde hep bir tropik yağmur mevsimi. Ağustos'ta şaşırıp bir yağmur mevsimi geldi yazmıştım, meğer o değilmiş. Şu anda tam göbeğindeyiz. Tam ortası mı, bilemeyeceğim, çünkü bana bunun başka bir mevsim olduğunu söylemeseler ben anlamayacaktım.

Evet, yağmurlar daha uzun sürüyor. Ekim'e kadar her gün değilse bile gün aşırı yağıp da bir saat süren yağmurlar artık her gün yağıyor, hatta ender de olsa günde iki kere yağıyor, 2-3 saat sürebiliyor, ve bazen çook şiddetli yağıyor. İki hafta önce bir tanesi sırasında 9. kat penceremizden bakınca dışarısı sanki coşkun bir şelalenin arkasından bakıyormuşuz gibi görünüyordu.

Ama onun dışında hiçbir değişiklik yok. Havanın serince olduğu birkaç sabah hatta bir veya iki tam gün yaşadık belki, ama bence çoğunlukla Ağustos'taki günlerden pek farklı değil. Hala bir odaya ilk girdiğimizde ışık yakar gibi klima açıyoruz. Hala geceleri klimasız uyumak mümkün değil.

Ben sıcağı seviyorum, şikayetim yok. Ve en güzeli, günler de kısalmadığı için sabah hala güneş ışığı ile uyanabiliyorum. Fark edebildiğim tek mahsuru, zamanın geçişini doğal yollardan takip edemiyorum. Sanki 'yaz'da donup kalmışız gibi.

'Tismas


Daha Diwali bitmeden sağda solda Noel süsleri görmeye, Noel şarkıları duymaya başlamıştık. Çocukların okulda öğrendikleri ile şenliğimiz tam oldu... diyeceğim ama esas bayram yeni başlıyor. Bu haftasonu alışveriş mekanlarındaki ağaçlar ışıklanacakmış.

Önce Yunus Jingle Bears Jingle Bears... diye kendi kendine şarkı söylemeye başladı. Sonra Yıldız aynı melodi ile Christmas in New Zealand şarkısı söylemeye başladı. Şarkı sözleri dört sayfaymış, söylüyor söylüyor bitmiyor. Arada kafası karışırsa en başa dönüyor. Birkaç hafta sonra okulda konser olacakmış, orada söyleyeceklermiş.

Geçen gün baktım, Yunus 'mistletoe' diye kendi kendine konuşuyor. Ne demek biliyor musun diye sordum, bir adam mistletoe diye bir 'Tismas şarkısı yazmış, dedi.

Yunus yuvada 'superhero' resmi yapmış, eve getir görelim dedim, öğretmen sınıfın dışına asacak, 'Tismas adamı gelip bakıp benim ne hediye istediğimi görecek, onu getirecek dedi. Superhero'nun uzun saçları varmış. Kim/ne ola ki bu? Benim için de bir resim çizdi, ben çözemedim.

Bu sabah Yıldız kalkıp Yunus ve benim için Noel kartları hazırladı. Kahvaltıda Phineas and Ferb'ün Noel ile ilgili bir bölümünü izledik. Bu yılki mi bilmiyorum, herkesin dileğinin gerçekleşiyordu, çok güzeldi. Sonunda duygulandığımı da utanmadan söyleyeceğim - çok hayranım bu programa. Bu arada laflarken Yıldız Noel ile Yeni Yıl'ın farklı kutlamalar olduğunu, Noel'in Hristiyan bayramı olduğunu öğrendi, üzüldü. Boşver kızım, biz cazibeli bütün bayramları kutlarız, demem pek işe yaramadı (hatta bir daha kart yapması gerektiğini düşündürtüp daha da üzdü?) ama filmde Isabella'nın bütün eğlenceye katılıp sonra da 'biz Noel kutlamıyoruz, Hannukah kutluyoruz' demesi ile toparladı.

Gördüğünüz gibi Singapur'da her ay bir bayram var. Hatta kutlamalara erken başlayıp bayramları her güne yaymayı başarıyorlar. Süpermarketlerde biteviye çalan bayık şarkılar da olmasa bence çok hoş.

18 Kasım 2012 Pazar

Işık Bayramı

Geçtiğimiz Salı Hindu'ların bayramı Diwali / Deepavali ve resmi tatil idi. Kendimizi evlerine davet ettirecek kadar yakın olduğumuz Hindu arkadaşlarımız olmadığı ve anlayabildiğimiz kadarıyla bu bayram daha çok evde aile arasında kutlandığı için geçen haftasonu kızımla bir Little India turu ile yetindik.

Little India pek de küçük olmayan hakiki bir 'etnik semt'. Ben ara ara gidip sokaklarında dolaşmayı, manavlarından alışveriş etmeyi seviyorum. Özellikle akşam saatlerinde hava serinledikten sonra araba yoluna taşan insan kalabalığı ile Singapur'un diğer yerlerinden farkı hissedilen apayrı bir dünya. Hindistan'dan çok farklı tabii - ne de olsa burası Singapur. Sokaklarda az biraz çöp var ama b** yok afedersiniz.  
 
Yıldız ile öğleden sonra sıcak biraz kırıldıktan sonra gidip akşam yanan ışıkları da gördükten sonra dönmeyi planladık. Önce komşu Arab Quarter'daki işimizi hallettik, sonra ana cadde Serangoon'un yukarı ucundaki Mustafa Center'dan başlayarak aşağıya doğru yürüdük. Mustafa Center Singapur'la ilgili tüm rehber kitapların yer verdiği, hem devasa boyutları ve stoğunun çeşidi hem de bu Mall (AVM) ülkesinde eşi benzeri olmayan 'concept'i ile ününü hak eden bir 'department store cum institution'. Türkiye'de gelmiş geçmiş tüm Çetinkaya ve Sümerbank mağazalarının, İstanbul'un tüm tuhafiyecilerinin ve o yeni çıkan kozmetik dükkanlarının, Mısır Çarşısının stoğu toplanmış, bunlara 8-10 tane kuyumcu dükkanı, en alasından bir döviz bürosu ve Atatürk Havalimanı Duty Free'sinin çikolata şekerleri eklenmiş halini düşlemeye çalışın. Birkaç sokak boyunca ucuca eklenmiş binalar içinde yayılan, her iki adımda bir Mustafa Center - Mustafa Center Parking - Mustafa Center Exchange - Mustafa Center Restaurant diye panolarla kendisini lüzümsuz yere reklam eden bir yer. Orada yok yok diyeceğim ama demir tava yok. (Demir tavaya benzemeyen, ve yardımsever bir satış görevlisinin gösterdiği gibi mıknatıs tutan birşeyler var ama bildiğimiz kara demir tava değil. Sac gibi birşey. Adam bana satamayacağını anlayınca Little India'da bir sokak tarif etti. Orada daha kalın birşey buldum ama saplarını kurşun ile tutturmuşlardı! Sonuçta yine dünya velinimeti demire (bildiğimiz Fe) Takashimaya'da dünyanın parasını bayıldım. Ben bunları daha önce anlattım mı?)

Neyse, Mustafa Center'ın kuyumcusuna bakıp, pis tuvaletini kullandıktan sonra Serangoon'da yürüdük.
Aman ne ana-baba günü! Diwali öncesi kurulan geçici pazarlar ve oralarda incik boncuk, süs eşyası, kandil, kıyafet v.s. alışverişine çıkmış halk ile ufak Hindistan büyük Hindistan kadar kalabalık olmuştu. Mustafa Center'ın karşısındaki pazaryerinde ancak birkaç metre ilerledikten sonra sıcaktan bayılacak gibi olup kendimizi tekrar ana caddeye attık. Kaldırımdaki insan selinden sadece birkaç kuyumcuya uğramak için ayrılarak (benim ilgi alanıma girdi Hint kuyumları - birşey aldığımdan değil, sadece bakıyorum) ilerledik.

Time Out dergisinden öğrendiğimiz 58 No'daki lokantada (ismini hatırlayamayacağım) yedik. Oturacak yer bulmak için çok bekledik. Ne garson ne birşey, yemekler kasadan ısmarlanıyor, fast food usulü. Kasada patron olduğu cüssesinden ve tavrından belli katı görünüşlü ama yardımsever bir adam. Yemekler çok güzel ama yağlıydı. (Yemek de elle yeniyor. Ama su ve sabun var.) Meğer ben en ilginç şeyi ısmarlama gayretiyle menüde en uzun isimli şeyi seçince fazladan 'ghee' yani yağ istemişim. Ne yağlı yemek diye masasını paylaştığımız iki kıza söylendim de onlardan biri açıkladı. Bu kız Singapur'lu Müslüman'mış, Diwali'yi kutlamıyorlarmış. Aaa ne yazık dedim, biraz yersiz oldu galiba. Ne güzel bayram, mumlar yakılıyor, çatapatlar patlatılıyor, onu kastetmiştim yani kutlanmaz mı? Diğeri Hindistan'dan yeni gelmiş, Hindu'ymuş, ama Singapur hükümeti çatapatı yasaklanmış. Ona da yazık dedik. İkisi de lise öğretmeniymiş, biri daha yeni, diğeri de olsa olsa birkaç yıllık, ama öğrenciliklerini özlemişler bile, öğretmenlik zor dediler. Yine yazık dedik, bu sefer hep beraber.

Lokantadan çıktıktan sonra kendimizi başka bir pazar yerine attık. Kalabalığın birkaç fotoğrafını çektikten sonra bu kadar eziyet yeter diye geri döndük. Çok şükür sokak ışıkları yanmıştı! Onların da usulen bir iki fotoğrafını çekip metroya yollandık.



7 Kasım 2012 Çarşamba

Bina içinde bina

Bugün acayip birşey oldu. Yıldız'ın orkestrada ilk günüydü. Dönüşte ona otobüsle eve gitmeyi öğreteceğim için Yunus'u okuldan aldım, Yıldız orkestradayken biz de benim saatime yeni pil taktırmak için tamirci peşine düştük. Okul şehrin çok merkezi bir yerinde. Hemen yakında koca koca lüks 'rezidans'lar, alışveriş merkezleri var. Saatçinin hangi binada olduğunu daha önceden öğrenmiştim.

Binaya girdik, duvardan duvara, yerden tavana güzel mermerlerle kaplı, katedral gibi bir yer. Altı tane asansör var. Çağırır çağırmaz geldi. Antredeki işaretlerden nereye gideceğimiz anlaşılmadığı, benim de aklımda altıncı kat diye kaldığı için 21 katlı binanın altıncı katına çıktık. Altıncı katta başka bir saatçi varmış, onlar dediler ki 5'e gidin. Ben bir daha asansöre ne gerek var deyip merdiven boşluğuna giden kapıyı açtım. İki kapıdan geçerek bambaşka bir dünyaya adım attık. Atmışız, sonra anladım.

Bir kat aşağıya indik, 5. katın kapısının önünde karton kutuya uzanmış, telefonda konuşan bir kadınla karşılaştık. Kadına biz buraya gireceğiz diye işaret ettim, Çince birşeyler söyleyerek, Hayır, aşağıya inin diye işaret etti. Hayır hayır, 5. kata gitmek istiyorum diye direttim. Kadın ısrar etti. Israrlarına dayanamayarak biraz indik, 4. katın önünde yine karton kutu üstünde sırt üstü uzanmış yatan başka bir kadın gördük. Kadın bizi görünce hoş görülü bir havayla gülümsedi. Oranın 4. kat olduğundan emin olmuş olarak tekrar 5'e çıktık. Oradaki kadın hala telefonla konuşuyordu. İlla aşağıya ineceksiniz diye ısrar etti. Arada B1 diye bir laf geçti, hayır B1 istemiyorum 5 istiyorum diye ben de ısrar ettim. Bir ara kapıdan uzaklaştığı sırada kapıyı açmaya çalıştım, açılmadı. E peki o zaman 6'ya geri çıkalım diye bir kat yukarı çıktık. O kapı da açılmadı! Meğer merdivenden katlara giriş yokmuş. Kadının ısrarlarını o zaman anladık.

Aşağıya yürümeye başladık. İndik indik, indikçe merdivenler daha pis oldu. Açık gri duvarlarda bir takım sıvı döküntü izleri. Ne olduğuna kafa yormadık. İkinci kattaki kapıda bir pencere vardı. Pencerenin arkasında bir dükkan (sanıyorum Marks and Spencer). Alışveriş yapan bir adam gördük, ona işaret ettik. Adam kendi tarafından da kapıyı açamadı. İnmeye devam ettik. En sonunda merdiven bitti, ve oradaki kapıyı açabildik! Açar açmaz kendimizi apartmanın girişindeki asansör lobisinde bulduk. Anında yüzümüze serinlik vurdu, klimaların ve soğuk mermerin, aynalı kapılı asansörlerin, uluslararası standart ofis kıyafeti giyinmiş kadınların serinliği. Yine asansöre binip 5. kata çıktık. 

3 Kasım 2012 Cumartesi

Yine Tayland: Sokaklar

Phechaburi'de bir köprü:


Bangkok'un Eminönü'sü:


Budha heykelleri satılan bir mahallenin ana caddeye bakan kısmı:


Bangkok'un en büyük caddesi Chao Phraya. Bangkok eskiden Venedik gibi su trafiğine bağlı bir şehirmiş. Kanalların pek çoğunun üstünü son 50 yıl içinde kapatmışlar. Ama nehir hala ulaşım için en kolay, en hızlı alternatif:


Kanalların birinde motorların gaz aldığı bir istasyon. Sahibesi arkadaki kırmızı hamakta yatıyor, müşteriler kendi işlerini kendileri görüyorlar:

Fil Köyü

Ayuthaya'da bir fil köyünde kaldık.


Fillerle yıkandık.


Onları besledik.

Günde iki kere kakalarını temizledik. Ama o sırada hiç fotoğraf çekmemişiz!

Yunus fillerle pek ilgilenmedi. Köyde yaşayan Eve ile arkadaş oldu. Ve köy berberinde tıraş oldu.


Tayland'ın Tapınakları

Sekiz günlük tatile beş kişi uçağın bagajına tek bir bavul vererek gittik. Aynı kıtlık mantığıyla kim-bilir-bir-daha-ne-zaman mantığı birleşince günlerimiz de bavulumuz gibi tıka basa doldu. Tek bir yazıya sığamayacağız, hiç olmazsa birkaç tane yazıvereyim diye oturdum şimdi. Bakalım...

Bangkok, Ayuthaya, ve Pechaburi şehirlerini gezdik. Her yerde bir takım tapınaklar gördük. Yıllar önce İran'ı gezerken ekibimiz son gün 'Hayır bir Mescid daha göremeyiz!' diye isyan etmişti. Zira oranın tapınakları Tayland'ınkilere göre pek daha sadeydi, sakindi, sessizdi, boştu. Peşpeşe gezince ilgi toplamak çaba gerektiriyordu. Burada da çok Wat gördük. Ama yüzyıllar önce yıkılanlar bile ziyaretçi doluydu. Gündelik kullanımda olanlar ise pazar yeri gibi cavcavlıydı.

Ayuthaya'da gittiğimiz bir tapınakta ana-baba günü: ziyaretçiler Budha'yı giydirmek için gümüş tepsilerde kumaş alıp Budha'nın üstündeki görevlilere veriyorlar. Bu arada birisi mikrofonda bağırarak teşvik ediyor.




Tayland'da din çok önemli. Büyük çoğunluk Budist (Therevada: Budizm'in iki ana kolundan biri). Dinin önemi tapınakların görkeminden de belli oluyor. Bu resimdeki saraya bağlı olan tapınak:


Ama diğerleri de kocaman haşmeli, temiz, bakımlı, yeni boyalı. Öyle ki pek çok yerde tapınakların civarındaki evler, dükkanlar tapınaklara göre çok daha yoksul, bakımsız:


Ve mağaralar bile tapınağa dönüşmüş:


17 Ekim 2012 Çarşamba

Tatil hazırlıkları

Ne zamandır yazamadım, yine bir on gün yazamayacağım, kısa bir not düşeyim istedim: 'Tayland'a gittik, 10 gün sonra geliriz.' Aslında daha kısa kalacağız.

Hazırlıklar: otel, uçak v.s. gibi her seyahat için yapılması gerekenleri yaptık. Yaptık deyince kibarlık oluyor tabii. Kim yaptı? diye sorarsanız cevabı tekil bir kişi. Ama en önemlisi: Tayland kitaplarımızdan ora halkının bağırış çağırışı, özellikle de öfke gösterilerini ayıpladığını öğrendiğimizden beri anne başta olmak üzere bağırmama ve kızmama alıştırmaları yapıyoruz. Bu yıl öğrenme, gelişme yılımız malum. Tatile de sirayet ediyor bu durum.

6 Ekim 2012 Cumartesi

Ay Çörekleri

Mid-Autum, nam-ı diğer Mooncake Festival geçen haftasonu dolunayda kutlandı. Kutlanmış olmalı. Biz gün boyu güneş altında havuz ve plaj eğlencesi yaptığımız için akşam Çin Mahallesi'ne fener alayı görmeye gidemedik. Ama duyduk ki pek birşey kaçırmamışız.

Mooncake denilen tatlılar sadece festival ayında yapılıyor. Güzel pidenin (ve Mersin kerebiçinin) sadece Ramazan'da yapıldığını bilen bizler için garip olmamalı. Ama bazılarını ben başka zaman da yiyebilmek isterdim.

İki çeşit mooncake var. Fırında yapılanlar bizim ay çörekleri gibi, ama dolunay şeklinde, yeniay değil. Üsterine de kalıpla yazılar, resimler basılıyor. En yaygın olanları içlerinde fasulye (red bean) ezmesi veya lotus çekirdeği ezmesi olanlar. İçinde çeşit yemiş olanlar da var. Tatmak için Çin Mahallesi'nde bir fırından birkaç tane aldım. Fırın sadece festival ayında bunları satıyormuş, diğer zamanlar bambaşka ürünler satıyormuş.

İkinci çeşide 'snowskin mooncake' diyorlar. Bunların dışı boya ile renklendirilmiş pirinç hamurundan yapılıyor. İçleri yine birşeylerin ezmesi ile dolu. Siyah susamlı ve fasulyeli olanlarından yedik. Yunus tatlı olan herşeyi yiyip sevebilme özelliğini burada da gösterdi. Yıldız ise dilinin ucunun ve gözünün değdiği kadarıyla hiçbirini beğenmedi.

Bütün ay boyunca gazeteler ay çörek yazıları ve reklamları ile doluydu. Alışveriş merkezlerinde ay çöreği pazarları kuruldu:





Tabii ay çöreklerinin esbab-ı mucibesi hediye olarak alınıp verilmesi. Bizim ay çöreklerinden pek de farklı olmayan bu tatlıların bu kadar pahalı olması da bundanmış. Singapur'daki yiyeceklerin genel olarak ne kadar çeşitli ve ucuz olduğunu düşününce fark çok çarpıcı. Tabii bu tatlılar sembolik olarak bu kadar önemli olunca bizim gibi dışarıdan bakanların kıymetini anlayamadığı ayrıntılar, ayrıştırıcılar da gelişmiş durumda. Ben malesef ayrımları öğrenecek kadar inceleyemedim meseleyi. Niyetim vardı da vakit olmadı.

Sentoza (Sentosa)

[Bugünkü yazı Yıldız'dan. Kızım yazım kurallarını daha iyi bildiği için Türkçe'de okunduğu gibi yazdı tabii bahse konu adanın ismini.]


Sentoza'ya giderken ilk gördüğüm şey kocaman Sentoza yazısı oldu. Sentoza çok güzel bir yer. Sentoza'da bir su parkı var. Sentoza'da Palawan Beach diye bir yer de var. Değişik yerlere gitmek için tren ya da otobüs kullanılabiliyor. Sentoza kocaman bir yer ama ben sadece iki kere gittiğim için her yerini göremedim.

Su parkında iki su kaydırağı var. Biri yeşil, biri mavi. Yeşilde karanlık oluyordu ama mavinin üstü açıktı. Çok eğlenceliydi. Su parkının en üstünde kocaman bir kova vardı. İçine su doluyordu sonra da boşalınca herkesi ıslatıyordu.

Palawan Beach'te ben çok eğlendim. Su çok tuzlu olduğu için yüzemedim. Ama su içindeyken sadece kafamı dışarıda tutup koştum. Daha sonra da kardeşimin şapkasına kum doldurup oynadık.



Palawan Beach'ten köprüyle geçilebilen ufak bir ada var. Bu ada Asya'nın en güney noktasıymış. Aslında daha uzakta adalar var ama oralar köprüyle bağlı olmadığı için oralar sayılmıyor. Biz Sentoza'ya ilk gittiğimizde burada fotoğraf çektirdik.





Sentoza çok eğlenceli bir yer.

15 Eylül 2012 Cumartesi

Çin Kültürünü Tanıma Günü

Bu ay Çinliler Mid-Autumn Festivali'ni kutluyorlar. Festivalin doruk noktası Eylül sonundaki Dolunay'da olacakmış ama bütün ay boyunca kutlamalar, gösteriler var.

Dün akşam biz de Çin Bahçeleri'ne akrobat gösterisi, fener sergileri ve havai fişek görmeye gittik. Akrobat gösterisini Çin'in Sichuan eyaletinden gelen bir grup yapıyordu. Vücudunu lastik bant gibi bir o tarafa bir bu tarafa çeken bir kız ve sandalyenin üzerine yatıp ayağında şemsiye çeviren bir başka kız vardı. Ben en çok 'face changing act' denilen birşeyi beğendim. Sichuan bölgesine has bir gösteriymiş bu. Pelerinli bir kadın dansederek el çabukluğu ile yüzündeki maskeyi defalarca değiştirdi. Gösterinin sonuna doğru maskesiz kaldı. En son tekrar bir maske koyuverdi yüzüne.

Parkın her yanında fenerden süsler asılmıştı. Çocuk masallarını gösteren sahneler de vardı. Aşağıda, anneannesini yüz yıllık bir zencefil ile iyileştiren bir çocuğun hikayesini anlatan sahne:


Akşam için böyle bir eğlence planlayınca sabahımızı da Çin kültürünü tanımaya adadık. Evimizden 3km. uzakta Haw Par Villa denen parka gittik. Burayı Tiger Balm şirketinin kurucusu iki kardeş 30'lu yıllarda kurmuş. Aslen Burma'lı olan kardeş patronlar Çin efsanelerini, masallarını halka tanıtmayı amaçlamışlar. (Tiger Balm şirketini Türkiye'de de bulunan kas gevşetici kremden biliyor olabilirsiniz. Biz de burada sivrisinek kovucu ilaçlarını kullanıyoruz.)

Parkta bin kadar heykelcik varmış. Birkaç saat dolaştık, biraz sıcaktan, biraz da gördüklerimizden yorulduk. Ben gezerken görmediğim bazı heykelleri Yıldız'ın çektiği fotoğraflara bakarken farkettim. Bazı heykellerin, kabartmaların ne anlattığını yanlarına konan açıklamalardan anladık. Örneğin bu aşağıdaki, rüyasında bir dilenciyi ikizi gibi gören bir imparatorun ve onun bulup saraya getirttiği bu dilencinin hikayesi. Dilenciyi kıskanan saray halkının adama zulmettiğini farkeden imparator adamın her gün tartılmasını emretmiş. Eğer bir gram bile kaybederse görevlileri cezalandıracakmış. Sahne, artık şişmanlamış adamın tartıdan düşmesini gösteriyor.


Çoğu sahnelerin ne olduğu anlatılmıyordu. Örneğin kavga eden bir tavuk çifti ve arkadan bağıran kaynanayı gösteren bu sahne:
Ya da Yunus'un bir türlü önünden ayrılamadığı, savaşan fare ve sincap ordularını gösteren bu sahne:

Fotoğraflar sığacaksa parkın her tarafına dağılmış heykellere örnek olarak şunları da koyayım:


Bir de '10 Courts of Hell' vardı, karanlık bir dehlizin içinde, Çin'lilerin inançlarına göre cehennemi gösteren onlarca sahne.... Rüyalarımıza girmesin diye bazılarına bakmadık bile.

Çin kültürü ile ilgili ne öğrenmiş olduk? Hala pek birşey anlamadığımızı!

10 Eylül 2012 Pazartesi

Uçurtma Festivali

Havaya taktı diyebilirsiniz ama: geçen hafta havaların açtığı müjdesini verdikten hemen sonra yine bir karanlık çöktü. Bu sefer Endonezya'da yakılan tarlalardan duman geliyormuş. 'Haze' deniyor. Gazeteler orta derece kötü diye yazdılar ama (gazetelerle ilgili yazacaklarım bitmedi, birikiyor) gözle görülür, bazen de boğazla hissedilir derecedeydi. Boğaz rahatsızlıklarımıza, öksürüklerimize rağmen, haze maze de demeden evde durmadık, haftasonunda şehrin finansal merkezinin denize kavuştuğu, en yeni vitrin binaların yükseldiği Marina Bay'e uçurtma festivaline gittik.

Daha önce bizim evin yakınındaki parkta uçurtma uçurmayı besbelli hayat tarzı olarak benimsemiş adamlar görmüştük. Burada da onlardan tek tük vardı. Güneşten korunmak için yüzlerini dahi örtüyorlar. Çoğu iki iple kontrol edilen uçurtmalar uçuruyorlar. Bakınız, aşağıdaki resimde gerçek 'kiter' lara ayrılmış arazide antrenman yapıyorlar. Beşi beş ayrı uçurtmayı peşpeşe daireler çizerek döndürüyordu. Festivalin sonunda, hava karardıktan sonra, marifetlerini ışıklı uçurtmalarla sergilediler. 


Bunlar da çocuk kiter'lar:

Biz de boş durmadık tabii:
Kimimiz koştuk durduk, festival hediyesi uçurtmayı birkaç adım yükseltebilmek için. 

Kimimiz de uçurtmalara zarar verecekmiş gibi yapıp yürek hoplattık. 

Bunlar da festivalden genel görüntüler: 


En alltaki fotoğraf 'goodie bag' sırasını gösteriyor. Uuuupuzun bir sıraydı. Singapur'a geleceklere not: sıraların uzunluğuna bakıp girmekten çekinmeyin. Zaten çekinirseniz Singapur'da pek birşey yapamazsınız. Her işin başı sıra. Yazmayı sevdikleri şekilde: Q.  

6 Eylül 2012 Perşembe

Hayvan bahçeleri

Meğer yağmur mevsimi başlamamış. Haftasonu hava günlük güneşlikti ve o zamandan beri bir daha yağmur yağmadı. Gökyüzü de her zamanki gibi bazen açık bazen kapalı.

Pazar günü Singapore Zoo'ya da giderek Park Hopper turumuzu tamamladık. Night Safari ve Bird Park'a daha önce gitmiştik. Bu taraflara gelmek isteyebilecekler için notlar:

* Night Safari'de tramvaya mutlaka binmek lazım. Ziyaretçilerin karanlıkta (park sadece akşamları açık) yürüyebileceği parkurlar sınırlı. Ama tramvayın rotasını çok güzel düzenlemişler. Hafif ışık altında gececi (Türkçesi noktürnal) hayvanları yemek yerken, dolanırken, işte hayvanlar ne yapıyorsa onları yaparken görmek mümkün. Hayvanların yaşam alanlarıyla yol arasında çogunlukla sadece bir hendek var, bazen o bile yok. Hayvanlar birbirlerinin alanlarına geçmesin diye yolu bazı yerlerde ızgara şeklinde yapmışlar. Teller, çitler olmadan, buranın doğal yağmur ormanı ağaçları arasında rahat rahat oturarak gezmiş olduk. Malezya yağmur ormanlarına has hayvanları, ayrıca zürafa gibi buralara yabancı hayvanları da gördük. Yunus'un en çok görmek istediği karınca yiyendi. Meğer yokmuş. Tapir gördük, ama rehberimiz tapirlerin gergedan ve atlarla akraba olduğunu söyledi. Zaten sonraki google araştırmalarımız gösterdi ki karınca yemiyorlarmış bile. Ama o loş ışıkta gördüğümüz koca gergedanlar, filler, benekli ve çizgili sırtlanlar çok etkileyiciydi. Havanın akşamları serin olması da önemli bir avantaj tabii. Safari parkında bir de gösteriler oluyor. Gösteride ufak hayvanlara değişik numaralar yaptırıyorlar. Beklediğimizden eğlenceliydi. Burada herşeyin eğitici olması gerektiği için atıkları geri dönüşüm kutularınına atan ufak hayvanlar bile vardı. Bak hayvanın cinsi aklımda kalmamış ama esas dersi iyi bir öğrenci olarak almışım...

* Hayvanat bahçesinde ise trene binmemek lazım. Çocuklar tutturduğu için ben bindim ve neticede birşey görmemiş oldum. Hayvanlar o sıcakta otların arkasında, gölgede, kuytuda oluyorlar. En iyisi yürüyerek onların yaşam alanlarınına iyice yaklaşmak. Babamız öyle yaptı ve çitaları gördü. Biz de orangutanları, komodo dragon'larını, albino kaplanları öyle gördük. Kaplanların suya girip onları izleyen onca turiste nispet yaparak serinlemesini izlemek hoştu. Hayvanat bahçesinde de karınca yiyen bulamadık. Halbuki araştırmalarımız bize burada bir vakitler karınca yiyenlerin ürediğini bile göstermişti. Artık sadece araba parkında bir bayrakta resimleri var...

* Kuş parkına sıkılabilecek yaşta çocuklarla, hele yanlarında onların mızmızlanmasına eşlik eden arkadaşları varsa gitmemek lazım. Gidecekseniz yanınızda sivrisinek ilacı götürün ve sadece bir kere sürünmekle yetinmeyin, ilaca iyice bulanın. Çeşit çeşit Hornbill'ler, Makaw'lar ve Tukan'lar gördük. Başka ne gördük pek hatırlamıyorum. Halbuki kendim için ilk seçtiğim meslek (yaş 9) ornitologluktu.  Ah evet, çocuklar çeşit boyda yumurtaların ve inkübasyon makinalarının sergilendiği bir sergiyi pek beğendiler. Ama kötü kokuyordu. Bir de Afrika kuşlarının olduğu, ağla çevrili kocaman bir alan vardı. İçindeki yapay şelale dünyanın en yüksek yapay şelalesiymiymiş, öyle birşey. (Singapurluların kıyas  ve sıralama istatistikleri merakı ile ilgili ayrı bir yazı yazmayı planlıyorum.) Aşağıdaki fotoğraflar oradan (courtesy of GRC). Orayı gezmek eğlenceliydi ama hemen yakınımızda balık avlayabilmek için dakikalarca hareketsiz bekleyen leylek dahil ancak 3-5 kuş görebildim. Kuş gözlemciliği için yeterince hızlı reflekslerim ve görüş kabiliyetim olmadığı, dolayısıyla ilk meslek seçimimi değiştirmeseydim hüsrana uğramış olacağım da böylece teyid oldu.

* Hayvanat bahçesinde ve kuş parkında çocukların girip oynayabileceği su parkları var. Yanınıza mayo alıp gidin, ya da çocukların söylenmesine hazır olun.


30 Ağustos 2012 Perşembe

Yağmur Mevsimi


Yağmur mevsimi başladı. Bu hafta hergün yağdı. Sağanak yağınca yer gök su oluyor. Daha önce sadece filmlerde gördüğümüz bir yağmur. Gürültülü birşey. Her yüzeye çarpan suyun dinmeyen şakırtısı ortalığı kaplıyor. Sık sık gök gürlüyor ama o gürleme geri planda kalıyor. Şimşekleri de  çoğunlukla görmüyoruz, gökyüzü tek düze bir gri. İnanılmaz ama arada uçan tek tük ufak kuş oluyor. İnsanların hayatı da etkilenmiyor. Ben henüz şemsiye taşımıyorum. Sağanak yağmurda bile evden okula, okuldan eve ıslanmadan gidip gelebiliyorum. Binalardan otobüs duraklarına hiç açıkta yürümeden gitmek için üstü korunaklı yollar var. Hatta otobüse binmesem bile ev-ofis arasını sadece binaları ve aralarındaki geçitleri kullanarak ıslanmadan katedebiliyorum. Az bu değil, benim yürüme hızımla yarım saatlik bir yol.

Şehrin her yanı kanallarla kaplı. Kimi yolların altında, kimi yanında, anında köpük köpük çağlayan su ile doluveriyorlar. Su kızıl kahverengi. Yağmurun şiddetine toprak dayanmıyor. Aslında açıkta toprak yok, her yer ya beton, ya çimen. Dik yamaçlar hep duvarlarla desteklenmiş. Ağaçlar da çok, şemsiye gibi. Ama bu yağmur bambaşka birşey, koca koca damlalar çimenlerin köklerini açığa çıkartacak kadar kuvvetli vuruyor yere.

Bu yağmurlara rağmen Singapur suyunun önemli bir kısmını Malezya'dan satın alıyormuş. Yağmur suyunu saklayacak yeterli rezerv yokmuş. Ama 2030'a kadar gereken suyun tamamını deniz suyundan, atık suyu arıtarak, vesaire üreteceklermiş.

Umarım hep böyle gri olmayacak. Ben mavi gökyüzü, güneş arıyorum. Alptekin ve Bahar memnunlar, hava ne güzel serinledi diye. Ben sıcaktan rahatsız olmuyorum. Yağmurlar da hala ilginç. Ama gri havalar beni bozuyor.

14 Ağustos 2012 Salı

Gazete


Geldiğimden beri gazete okuyorum. Baştan sona, bütün ekleriyle. Az buz değil, bir hafta içi gazetesini okumak birkaç saat başından kalkmadan dikkatle okumayı gerektiriyor. O yüzden hergün okuyamıyorum. Ama düzenli okuyorum. Ne çok şey var gazetelerde. Geldiğimden beri ne çok şey öğrendim. Burada, henüz öğrenemediklerimi yazacağım:

Burada okuduğum gazetede (Straits Times) birinci ve ikinci sayfa yok. Birinci sayfa, yani, insanın yüreğini hoplatan demeçler, üç vakte kadar ülkedeki düzenin alt üst olacağını muştulayan siyasetçiler, gazeteciler... Birdenbire sorgulanan haklar, özgürlüklerle; aniden hapsi boylayanlarla ilgili haberler... [Dayak yemeye alışmış çocuklar gibi, bu tür haberleri göremeyince aslında haksız bir şiddetin süregeldiğinden ama şimdilik gizli olduğundan, hatta belki bilerek gizlendiğinden şüpheleniyoruz, öyle değil mi?] İkinci sayfa, yani insanların ne tür hayvanlıklar yapabileceğini birinci sayfaya göre daha somut ve grafik örneklerle gösteren, dünyanın zaten bizim bildiğimiz gibi olmadığını, birinci sayfayı okurken kaybetmekten korktuğumuz, düzen saydığımız şeyin zaten sadece bir yanılsama olduğunu gözümüze bol kanlı canlı (tercihan kanlı) fotoğraflarla sokan haberler. Cinayetler, tecavüzler...

Burada birinci sayfa olmaması belki buranın 'gelişmis demokrasi'si ile açıklanabilir. Bilmiyorum. Bunu bir olasılık olarak kenara koyuyoruz. İkinci sayfa olmaması acaba kültürel bir fark mı? Gazete kültürü mü yoksa bu tür haberlere malzeme üreten halkın kültürü mü? Bilmiyorum. Daha farklı gazeteler de alıp daha çok veri toplayacağım. İstatistiğin bol tutulduğu bir yer burası. Onlara da bakmalı.

Beni bunlardan daha da çok şaşırtan, fikir beyan eden bütün gazete yazılarının çok olumlu bir tonda bitmesi. Türkiye'de gazete yazıları, sağdan, soldan, farketmez, Heavy Metal ise, buradakiler çoğunlukla Pop. Bir cıvıltı, köpük köpük bir enerji, gazoz gibi bir neşe içinde başlayıp bitiyorlar. Kola reklamları gibi, insanın kendisini iyi hissetmesi için yazılmışlar sanki. Sıcakladınız ama neyse ki pop-fışırt-lık-lık-lık herşeyin bir çözümü var. Makale birşeyleri eleştiriyor bile olsa en sonunda 1950lerin müzikalleri tarzı bir neşe olmak zorunda sanki. En olumsuz, en eleştirel makaleler bile sonunda mutlaka birlikten, beraberlikten, uyumdan, Singapurluların her türlü zorluğu aşabileceğine yazarın sonsuz güveninden bahsetmeden bitmiyor. Bu editörün sansürü mü? Oto sansür mü? Acaba Türkiye'de gazeteler İngilizce yazılıyor olsa, yabancılar okur da kırık kol yen içinde kalmaz korkusuyla aynı tür bitişler mi yapılırdı? Yok canım... Burada da daha fazla araştırmayı gerektiren, şüphe uyandıran bir şeyler var. Kendilerini kandırmaya mı çalışıyorlar?

Herkese sevgiler,

7 Ağustos 2012 Salı

Çocuklar okulda


Yunus daha ilk günden buradaki evimizi daha çok sevdiğini söylemişti. Bugün nereye gidelim? diye sorunca Emirgan dediği oluyor ama genel olarak burada olmaktan memnun. Burada neyi sevdiğini sorunca her gittiğimiz yerde gördüğü kepçeler, vinçlerden bahsediyor. Gerçekten de heryer inşaat. 'Gelişmiş artık' diyeceğimiz bir ülkede görmeyi beklemediğim bir manzara. 

Yıldız ise genel olarak pek memnun, tatilini sıcak saatlerde kitap okuyarak, televizyonda buldukça çocuk programı izleyerek (buldukça çünkü çok şükür henüz Nicolodeon v.s.'yi bulamadık ve internetimiz de youtube için çok yavaş), öğleden sonraları da sitenin havuzunda geçirdi. Banur'un burada olması büyük nimet tabii. 

Dün Yıldız'ın, bugün Yunus'un okulda ilk günleriydi. Dün okula gidince 'curcuna' kelimesinin onomatopoeic (Türkçesi yansıma sözcük) olduğunu anladık. Her yerde duyduğumuz cırcır böceklerinin cırcırı gibi tekdüze ama çok daha kuvvetli bir ses okul bahçesinde olduğumuz sürece kulaklarımızda uğuldadı. Yıldız bu okulda bir yıl tahammül edebilirse bir daha sırtı yere gelmez diye karar verdik. O ne karmaşa, ne kalabalık, ne gürültü... Okulun kalabalığı sürpriz oldu, zira ben her nedense (belki de isminde Family olduğu için) okulu diğer uluslararası okullardan ufak zannetmiş, hatta bunu da bir tercih sebebi olarak belirlemiştim. Akşam Yıldız'a sorunca kimse kimseyi duyamıyor o yüzden herkes daha yüksek sesle konuşmak zorunda kalıyor, böylece daha da çok gürültü oluyor diye gayet somut bir şekilde açıkladı.

Yıldız sınıf öğretmeninin her dediğini anlamıyormuş ama yine de okuldan memnun döndü. İngilizce sınavı sonucunda çocuğu 'mainstream' sınıfa koydular. Öğretmen Yeni Zelanda'lı, sınıf arkadaşlarının çoğu da Amerikalı ya da Singapur'luymuş. Halbuki bu okulu seçmemin esas sebebi English for Speakers of Other Languages programının güçlü olmasıydı. Ben de pek gururlanıyordum,  çocukların İngilizce seviyesine uygun, kalabalıkta kaybolmayacakları, kendilerini çok da yabancı  hissetmeyecekleri ufak bir okul buldum diye...

Bu sabah ikisi beraber servise binip gittiler. Bakalım Yunusçuk ne yapmış... Bu yaş çocuklar için zaten ESOL programı uygulamıyorlarmış; sınıfında diğer konuşan, konuşamayan çocuklarla birlikte kaynayıp (kaynaşarak ya da kaynaşmayarak) idare edecek artık. Sınıfının ismi zaten belirlenmiş, İstanbul'daki okulunda olduğu gibi sınıf arkadaşlarıyla birlikte sınıf ismini kendisi seçemeyecekmiş diye biraz hayal kırıklığına uğradı ama neyse ki sınıfının ismini (whales) beğendi. Biyanıp biyanmadığı diğer şeyleri okul dönüşü dinleriz. 

4 Ağustos 2012 Cumartesi

Botanik bahçesi


Bugün botanik bahçesine gittik. Daha önce bowling topu ağacı adını taktığımız ağacın (daha önce fotoğrafını koymuştum - aşağıda) adının cannon ball tree olduğunu öğrendik. Bir kauçuk ağacı gördük, bizim evlerde beslediğimiz kauçuk'a hiç benzemiyordu. Bir de locust tree lafını çok görürdüm kitaplarda da anlamazdım, upuzun ve dümdüz, gemi direği gibi gövdesi olan kocaman bir ağaç olduğunu gördük. Yanındaki tabelada ağacın paratoner ile korunduğu yazıyordu. Parkın yağmur ormanı denen ama aslında pek de küçük olduğu için yağmur ormanı görme hevesimizi tamamen tatmin etmeyen kısmında paratonerli birkaç ağaç daha gördük. Ağaçlar yapraklarını göremeyeceğimiz kadar yüksek, gövdelerinin alt kısımları da birbirine öyle çok benziyor, galiba bunları birbirinden ayırd etmeyi hiç öğrenemeyeceğiz. 

Ağaçlardan yere düşmüş bazı çiçeklerden başka pek çiçek yoktu. Ama Singapur'un milli çiçeği Miss Vanda Joaquim orkidesini gördük:

Tahta sırıklara bağlanmış upuzun, yapraksız, yeşil dalların tepesinde açıyorlar:



Aslında Singapur'da en yaygın çiçek begonvil. Havaalanından eve gelirken yol boyunca çit bitkisi olarak kullanıldığını farketmiştik. Daha sonra neredeyse her üst geçitte dizi dizi begonviller olduğunu gördük. Şehrin her yerinde bahçelerde, yol kenarlarında, araba parklarında varlar. Pembe, beyaz, alacalı, hatta arada turuncu, ve aynı ağaç üzerinde tutti frutti tarzı, farklı renklerde... Hemen hepsi özenle ve besbelli yıllar boyunca budanmış. Dağınık, sarmaşık gibisini sadece bir kere gördüm - o da şehirde ara ara rastladığımız orman parçalarından birinin kenarından taşıyordu. Botanik bahçesinde de ağaç gibi olanını da gördük, bonsaisini de:




Ve Yıldız'ın sorup durmasına rağmen araştırmayı hep ihmal ettiğimiz meseleyi de çözdük: begonvilin renkli kısımları çiçek değil. Ortadaki beyaz çiçeğin etrafında gördüğümüz renkli yapraklara İngilizce 'bract' deniyor. Türkçesini bulup yorum kısmına yazana ödül var! 


Herkese sevgiler,

Su balesi


Bu hafta içinde birkaç kez günleri birbirine karıştırdık, hangi günde olduğumuzu unuttuk. Besbelli birbirine benzer günler yaşamaya başladık. Çocukların okulu haftaya başlıyor, esas o zaman tekdüze bir tempoya oturacağız galiba.

Haftanın başı ve sonunu belirginleştiren Yıldız'ın su balesi dersleri. Ptesi ve Cumaları ikişer saat. Yarım saatte otobüs ve tren ile ulaştığımız bir halk havuzunda. Havuz açık (tabii olarak, ama bizim için hala hoş bir sürpriz olmaya devam ediyor bu), olimpik bir havuz. Civarında palmiye ağaçları ve dondurmacı şemsiyelerini andıran renklerde ama sabit şemsiyeler var. Yıldız'la beraber gidip de kenarda oturunca kendimi tatil köyünde gibi hissediyorum.

Aynı saatlerde antrenman yapan ileri seviyede 5 kisilik grup var, süperler. Aynı anda suya batıyorlar, bacakları suyun dışına sütun gibi uzanıyor, aynı tempoda makaslar, burgular yapıyorlar. (Boyu aşan havuzda yapılıyor bütün bunlar.) Sonra suyun yüzeyine yatağa uzanır gibi uzanıp ayakları yönünde bir gidişleri var, her seferinde nasıl olup da böyle hareket edebildiklerine şaşıyorum. Bütün bunlar olurken sadece ayaklarını aynı anda şap diye suya vurup ritim tuttuklarında köpük çıkıyor, diğer zamanlarda o da yok desem? Gerçek üstü birşey. İki saat sudan çıkmadan defalarca farklı koreografiler yapıyorlar. Yanımda bilgisayar götürmüş ve çalışıyor bile olsam arada uzun uzun seyrediyorum. Her 2-3 dakikalık set danstan sonra alkışlamak istiyorum ama tepelerinde kızgın kızgın bağıran, havuz merdivenine vurup çan çan ses çıkaran, benimle aynı fikirde olmadığı pek belli olan kadından korkup alkışlayamıyorum.

Yıldız da zora gelmeyi, disiplinli çalışmayı öğrensin istiyorum ama onun öğretmeninin bağırıp çağırmamasına da pek memnunum. Kadın havuzun kenarında durup yapmaları gereken hareketleri pandomimle gösteriyor. Yetmeyince en yeni öğrenci Yıldız'ı sudan çıkartıp vücuduna kendisi şekil vererek gösteriyor. Eller, bilekler, kollar, kafa, boyun, ayaklar, dizler...  benim gibi bütün gün oturarak çalışıp spor da yapmayan birisinin insan vücüdunun ne çok parçası olduğunu hatırlaması için de bu antrenmanlar bir ders...

Kızımın ağzından


20 Temmuz (kablosuz modemimiz bozulduğu için ve annesi tembellik yaptığı için buraya aktarmak iki hafta gecikti)

Singapur'a geldiğim günden beri haftasonu haricinde her gün havuza gittim. Havuza sarı borular var ve su püskürtüyorlar. İçine girince su her yerden geldiği için hiçbir şey görünmüyor. Bir büyük havuz bir de küçük havuz var. Küçük havuzu, havuza gittiğimizin ikinci günü fark ettik. Büyük havuzun derinliği benim çeneme kadar. 

Geldiğimizin ikinci günü annem, kardeşim ve Banur'la parka gittim. Parka patenle gittim ve patenle döndüm. Parkta çok değişik aletler var, tırmanmak için çok yüksek bir yer var. İki kaydırak var, biri alçak biri daha yüksek. 

Çin marketinin önünde bir meyve var ve çok kötü kokuyor, meyvenin adı durian. 

Burada birçok renkte taksi var. Kardeşim ve annem mavi taksiye bindiler. Banur ve ben beyaz taksiye bindik. Taksideyken de kırmızı ve sarı bir tane taksi gördük. 

Oturduğumuz sitenin içinde bir çok park var. Şehrin her yerinde ağaçlar ve bitkiler var. Kapalı her yer çok soğuk oluyor ve bu yüzden kapalı yerlerde hırka giymek gerekiyor. Geldiğimizden beri hergün yağmur yağıyor, bulutlar olduğu için geceleri ay görünmüyor. Dün akşam kardeşimin doğum günüydü, doğum günü kutladık. Annem Banur Yunus ve benim doğum günlerimizi birbirine yakın olduğu için üçümüze de hediye almış. Doğum gününde baba da bilgisayardan bizi izledi. Her akşam babayla konuşuyoruz.


23 Temmuz 2012 Pazartesi

Ayyyy... iyenç...

Bugün okula gelirken tüküren iki adam gördüm. Birincisi tam karşımdan geliyordu. İğrenç şeyler çağrıştıran o sesleri, hem de tüm vücuduyla sarsılarak çıkartan birini görünce, bir an (Singapur'da yere tükürmenin cezası olduğunu duyduğumdan) bakıp ne olduğunu görmekle güne temiz bir zihinle başlamak arasında kaldım. Adam son anda cebinden kağıt bir mendil çıkarıp ona tükürdü. Zihnimde mendilin beni şaşırtan beyazlığı kaldı :)

Hemen sonra, hemen önümde yürüyen bir adam daha seri ve çabuk gürledi, gerindi, ve yolun kenarındaki çöp kutusuna (içine) tükürüverdi.

Sağda solda tükürmeyi seven adamlara kaldırıma tükürmemeyi öğretebilen bir sisteme bir yandan saygı duymak lazım. "Öte yandan"ı var mı bunun bilmem, şimdilik ben temiz kaldırımlarda yürümekten memnunum. Daha hiç polis, zabıta gibi birilerini de görmedim bu arada. Mall'larda tek tük güvenlik görevlisi var.

19 Temmuz 2012 Perşembe

Yunus'un Doğumgünü


Yunus'un doğumgününü - Skype sağolsun - ailecek kutladık. 4 Çeşit 4 renk küçük pastamız vardı: siyah çikolatalı (black forest), turuncu mangolu, yeşil çay ve azukili, ve beyaz krem şantili ve çilekli. Tadları şaşılacak kadar birbirine benziyordu. Aslında aynı yerden aldığım ve dolayısıyla muhtemelen aynı malzemeden yapıldıkları düşünülünce şaşmamak lazım. BreadTalk adında yaygın bir zincir. 

Herkese sevgiler,

17 Temmuz 2012 Salı

Pimpirikli Anne İş Başında

İlk iki gün ShengSiong'da (Çin Marketi) bulup aldığımız reçel yalancı şekerden yapılmış, Hokkien noodle'ları da boya ile renklendirilmiş olunca, tahmin edeceğiniz gibi başka bir market arayışına girmiştim. {Anladığım kadarıyla öz-üt-lük arayışı Çin mutfağının önemli bir öğesi değil. Ama görüntü çok önemli. Her gittiğim fırında, markette benim anlayışıma göre yiyecek rengi olmayan toz pembe, bebek mavisi, küf yeşili kekler pastalar görüyorum. O yüzden herhalde bildiğimiz erişteyi sarı boya ile renklendirmek normal. Çin mutfağı üzerine bilgim arttıkça bir 'otantisite' anlayışı karşılaştırması yapmayı umuyorum. Merak eden birkaç ay sonra yoklasın. Birkaç hafta sonra son zamanlarda örgüt kuramı bağlamında otantisite çalışan Glenn de geliyor, onun fikrini de alırım.} 

Dün, 10 dk'lık bir otobüs yolculuğu ile ulaşabildiğim bir markette organik süt ve yumurta buldum, keyfim yerine geldi. 

Bugün, Aslı'nın dürtmesiyle, dünkü ısırıkların acısıyla, ve dengue fever riski olduğunu hatırlayınca sivrisinek savuşturmak için ne yapmak lazım diye araştırırken, bu dertten muzdarip Singapur vatandaşlarının citronella özünden yapılan bir takım fıs fıslar ve (deriye değil de kıyafete veya eşyaya yapıştırılan) yamalar kullandığını öğrendim. Doğruca dünkü Mall'a {Mall'lar buranın sosyal coğrafyasının yaygın ve önemli bir unsuru, o kadarını anladım, o yüzden büyük harfle yazıyorum.} gidip birkaç çeşit iksir edindim. Bu akşam çocukların başucundaki komodine bir yama yapıştırdım. Gözlemlerimi rapor edeceğim. 

Herkese iyi geceler, vızıltısız uykular...

15 Temmuz 2012 Pazar

İlk Haftasonumuzdan Fotoğraflar

Bugün West Coast Park'a gittik.

Güzel çiçekli değişik ağaçlarla dolu bir park.


Ve tabii böcekleri de inceledik:

Ama en etkileyici şey oyun alanıydı:


13 Temmuz 2012 Cuma

İlk akşam, ilk izlenimler

Dün akşam yazlık evimize taşındık. Yerden tavana, bir cepheden diğerine uzanan pencereleri ve seramik kaplı yerleri ile evimiz tam bir yazlık ev. Koyu renk ahşap mobilyalarımız pansiyonları andırıyor. Yataklarımızı bembeyaz çarşaflarla kaplı, yatmaya hazır bulduk. Hayal kırıklığına uğratan tek şey mutfak oldu. Bir beklentim olduğundan değil de, olmadığından. Düzgün bir mutfak için gerekli şeyleri ne uzun zamanda topladığımızı unutmuşum. Aklıma ilk gelen arkadan geleceklere tencere tava taşıtmak oldu ama tabii ki bu mümkün değil. Buradan bir-iki şey alırız da nereden alırız diye düşünürken neyse bu sabah aklımıza İkea geldi. Hemen bir alınacaklar listesi oluşturmaya başladık. Oyuncaklar için kutu, kapı arkalarına askı filan da derken liste bayağı uzadı.

Akşam yemeğinde evrensel yağlı tatların buradaki isimlerini öğrendik: fry chicken, fry rice. Porsiyonların tek kişilik olmadığını öğrendik. Bu ikisi dışında aldığımız tavuklu noodle çorbası ve diğer, balıklı pirinç eriştesi yemeklerini herkes az çok beğendi. Ne yazık ki bunların Çince isimlerini öğrenmeyi unuttuk. Halbuki ısmarlamak kolay olmadı, bir dahaki sefere yine uğraşacağız.

Eve yakın bir Community Center var, orada bir lokantada yedik. Dışarıda plastik, büyük masalar dolup dolup taşıyordu. İyi bir yer olmalı dedik. Yemeği ve içecekleri farklı işletmeler satıyor. Yemek ısmarladığımız genç garson adam içecekleri başkasından alacaksınız dedi, birkaç dakika sonra yaşlıca bir kadın gelip siparişlerimizi aldı. Lokantada hiç peçete yoktu, lavaboda da sabun yoktu, hemen biraz ıslak mendil edinip yanımızda taşımaya karar verdik.

İlk alışverişimizi Çin Süpermarketi diye tarif ettikleri ShengSiong'da yaptık. Community Center'da. İki katlı, büyük bir market. Tanımadığımız meyveler, sebzeler, ne olduğunu anlamadığımız paket paket yiyecek ile dolu. Bu ilk ziyaretimizde tanıdıklarımızdan aldık ve bunların da İstanbul'dakilerden biraz farklı olduğunu gözlemledik. Kavun daha sert, muz daha tatlı, erik daha ufak...

Biraz fazla ayrıntı yazdım galiba? Birinci çoğul yazınca Yunus'un okulundan gelen haftalık raporlara benzemeye başladı? Dur bakalım, rahat ettiren bir üslup bulacağım umarım. Hitap ettiğim belirli bir kişi olmayınca yazmak garip geldi.

Bugünlük bir de şunu söyleyeyim: İnsanlar sakin, güler güzlü, konuşmaya meyilli. Sitenin kapılarında birer güvenlik görevlisi oturuyor. Marketi ararken birkaçı ile konuştuk. Community Center'da da insanlara kolayca yaklaşıp yol yordam sorabildik. Güven telkin eden bir ortam.

Yıldız da yakında yazacak umuyorum. Herkese sevgiler,

3 Temmuz 2012 Salı

Geri sayım başladı: 10..9..

Singapur'a gitmemize 9 gün kaldı. Heyecanımıza heyecan katan arkadaşlar sağolsun, bu ilk yazımızı Arzu ve Serden'den gelen malzemelere borçluyuz.

İlk öğle yemeğimde bir Kopi C (yani kahve, şu makaleyi okuyunca anlayacaksınız) alacağım. C'si havalı olsun diye! Yanında da istiridyeli omlet!

Bu arada, kalan 9 günün 5 gününü Kopenhag'da geçireceğim, Singapur'un kıymetini daha da iyi anlayayım diye!