18 Kasım 2012 Pazar

Işık Bayramı

Geçtiğimiz Salı Hindu'ların bayramı Diwali / Deepavali ve resmi tatil idi. Kendimizi evlerine davet ettirecek kadar yakın olduğumuz Hindu arkadaşlarımız olmadığı ve anlayabildiğimiz kadarıyla bu bayram daha çok evde aile arasında kutlandığı için geçen haftasonu kızımla bir Little India turu ile yetindik.

Little India pek de küçük olmayan hakiki bir 'etnik semt'. Ben ara ara gidip sokaklarında dolaşmayı, manavlarından alışveriş etmeyi seviyorum. Özellikle akşam saatlerinde hava serinledikten sonra araba yoluna taşan insan kalabalığı ile Singapur'un diğer yerlerinden farkı hissedilen apayrı bir dünya. Hindistan'dan çok farklı tabii - ne de olsa burası Singapur. Sokaklarda az biraz çöp var ama b** yok afedersiniz.  
 
Yıldız ile öğleden sonra sıcak biraz kırıldıktan sonra gidip akşam yanan ışıkları da gördükten sonra dönmeyi planladık. Önce komşu Arab Quarter'daki işimizi hallettik, sonra ana cadde Serangoon'un yukarı ucundaki Mustafa Center'dan başlayarak aşağıya doğru yürüdük. Mustafa Center Singapur'la ilgili tüm rehber kitapların yer verdiği, hem devasa boyutları ve stoğunun çeşidi hem de bu Mall (AVM) ülkesinde eşi benzeri olmayan 'concept'i ile ününü hak eden bir 'department store cum institution'. Türkiye'de gelmiş geçmiş tüm Çetinkaya ve Sümerbank mağazalarının, İstanbul'un tüm tuhafiyecilerinin ve o yeni çıkan kozmetik dükkanlarının, Mısır Çarşısının stoğu toplanmış, bunlara 8-10 tane kuyumcu dükkanı, en alasından bir döviz bürosu ve Atatürk Havalimanı Duty Free'sinin çikolata şekerleri eklenmiş halini düşlemeye çalışın. Birkaç sokak boyunca ucuca eklenmiş binalar içinde yayılan, her iki adımda bir Mustafa Center - Mustafa Center Parking - Mustafa Center Exchange - Mustafa Center Restaurant diye panolarla kendisini lüzümsuz yere reklam eden bir yer. Orada yok yok diyeceğim ama demir tava yok. (Demir tavaya benzemeyen, ve yardımsever bir satış görevlisinin gösterdiği gibi mıknatıs tutan birşeyler var ama bildiğimiz kara demir tava değil. Sac gibi birşey. Adam bana satamayacağını anlayınca Little India'da bir sokak tarif etti. Orada daha kalın birşey buldum ama saplarını kurşun ile tutturmuşlardı! Sonuçta yine dünya velinimeti demire (bildiğimiz Fe) Takashimaya'da dünyanın parasını bayıldım. Ben bunları daha önce anlattım mı?)

Neyse, Mustafa Center'ın kuyumcusuna bakıp, pis tuvaletini kullandıktan sonra Serangoon'da yürüdük.
Aman ne ana-baba günü! Diwali öncesi kurulan geçici pazarlar ve oralarda incik boncuk, süs eşyası, kandil, kıyafet v.s. alışverişine çıkmış halk ile ufak Hindistan büyük Hindistan kadar kalabalık olmuştu. Mustafa Center'ın karşısındaki pazaryerinde ancak birkaç metre ilerledikten sonra sıcaktan bayılacak gibi olup kendimizi tekrar ana caddeye attık. Kaldırımdaki insan selinden sadece birkaç kuyumcuya uğramak için ayrılarak (benim ilgi alanıma girdi Hint kuyumları - birşey aldığımdan değil, sadece bakıyorum) ilerledik.

Time Out dergisinden öğrendiğimiz 58 No'daki lokantada (ismini hatırlayamayacağım) yedik. Oturacak yer bulmak için çok bekledik. Ne garson ne birşey, yemekler kasadan ısmarlanıyor, fast food usulü. Kasada patron olduğu cüssesinden ve tavrından belli katı görünüşlü ama yardımsever bir adam. Yemekler çok güzel ama yağlıydı. (Yemek de elle yeniyor. Ama su ve sabun var.) Meğer ben en ilginç şeyi ısmarlama gayretiyle menüde en uzun isimli şeyi seçince fazladan 'ghee' yani yağ istemişim. Ne yağlı yemek diye masasını paylaştığımız iki kıza söylendim de onlardan biri açıkladı. Bu kız Singapur'lu Müslüman'mış, Diwali'yi kutlamıyorlarmış. Aaa ne yazık dedim, biraz yersiz oldu galiba. Ne güzel bayram, mumlar yakılıyor, çatapatlar patlatılıyor, onu kastetmiştim yani kutlanmaz mı? Diğeri Hindistan'dan yeni gelmiş, Hindu'ymuş, ama Singapur hükümeti çatapatı yasaklanmış. Ona da yazık dedik. İkisi de lise öğretmeniymiş, biri daha yeni, diğeri de olsa olsa birkaç yıllık, ama öğrenciliklerini özlemişler bile, öğretmenlik zor dediler. Yine yazık dedik, bu sefer hep beraber.

Lokantadan çıktıktan sonra kendimizi başka bir pazar yerine attık. Kalabalığın birkaç fotoğrafını çektikten sonra bu kadar eziyet yeter diye geri döndük. Çok şükür sokak ışıkları yanmıştı! Onların da usulen bir iki fotoğrafını çekip metroya yollandık.



7 Kasım 2012 Çarşamba

Bina içinde bina

Bugün acayip birşey oldu. Yıldız'ın orkestrada ilk günüydü. Dönüşte ona otobüsle eve gitmeyi öğreteceğim için Yunus'u okuldan aldım, Yıldız orkestradayken biz de benim saatime yeni pil taktırmak için tamirci peşine düştük. Okul şehrin çok merkezi bir yerinde. Hemen yakında koca koca lüks 'rezidans'lar, alışveriş merkezleri var. Saatçinin hangi binada olduğunu daha önceden öğrenmiştim.

Binaya girdik, duvardan duvara, yerden tavana güzel mermerlerle kaplı, katedral gibi bir yer. Altı tane asansör var. Çağırır çağırmaz geldi. Antredeki işaretlerden nereye gideceğimiz anlaşılmadığı, benim de aklımda altıncı kat diye kaldığı için 21 katlı binanın altıncı katına çıktık. Altıncı katta başka bir saatçi varmış, onlar dediler ki 5'e gidin. Ben bir daha asansöre ne gerek var deyip merdiven boşluğuna giden kapıyı açtım. İki kapıdan geçerek bambaşka bir dünyaya adım attık. Atmışız, sonra anladım.

Bir kat aşağıya indik, 5. katın kapısının önünde karton kutuya uzanmış, telefonda konuşan bir kadınla karşılaştık. Kadına biz buraya gireceğiz diye işaret ettim, Çince birşeyler söyleyerek, Hayır, aşağıya inin diye işaret etti. Hayır hayır, 5. kata gitmek istiyorum diye direttim. Kadın ısrar etti. Israrlarına dayanamayarak biraz indik, 4. katın önünde yine karton kutu üstünde sırt üstü uzanmış yatan başka bir kadın gördük. Kadın bizi görünce hoş görülü bir havayla gülümsedi. Oranın 4. kat olduğundan emin olmuş olarak tekrar 5'e çıktık. Oradaki kadın hala telefonla konuşuyordu. İlla aşağıya ineceksiniz diye ısrar etti. Arada B1 diye bir laf geçti, hayır B1 istemiyorum 5 istiyorum diye ben de ısrar ettim. Bir ara kapıdan uzaklaştığı sırada kapıyı açmaya çalıştım, açılmadı. E peki o zaman 6'ya geri çıkalım diye bir kat yukarı çıktık. O kapı da açılmadı! Meğer merdivenden katlara giriş yokmuş. Kadının ısrarlarını o zaman anladık.

Aşağıya yürümeye başladık. İndik indik, indikçe merdivenler daha pis oldu. Açık gri duvarlarda bir takım sıvı döküntü izleri. Ne olduğuna kafa yormadık. İkinci kattaki kapıda bir pencere vardı. Pencerenin arkasında bir dükkan (sanıyorum Marks and Spencer). Alışveriş yapan bir adam gördük, ona işaret ettik. Adam kendi tarafından da kapıyı açamadı. İnmeye devam ettik. En sonunda merdiven bitti, ve oradaki kapıyı açabildik! Açar açmaz kendimizi apartmanın girişindeki asansör lobisinde bulduk. Anında yüzümüze serinlik vurdu, klimaların ve soğuk mermerin, aynalı kapılı asansörlerin, uluslararası standart ofis kıyafeti giyinmiş kadınların serinliği. Yine asansöre binip 5. kata çıktık. 

3 Kasım 2012 Cumartesi

Yine Tayland: Sokaklar

Phechaburi'de bir köprü:


Bangkok'un Eminönü'sü:


Budha heykelleri satılan bir mahallenin ana caddeye bakan kısmı:


Bangkok'un en büyük caddesi Chao Phraya. Bangkok eskiden Venedik gibi su trafiğine bağlı bir şehirmiş. Kanalların pek çoğunun üstünü son 50 yıl içinde kapatmışlar. Ama nehir hala ulaşım için en kolay, en hızlı alternatif:


Kanalların birinde motorların gaz aldığı bir istasyon. Sahibesi arkadaki kırmızı hamakta yatıyor, müşteriler kendi işlerini kendileri görüyorlar:

Fil Köyü

Ayuthaya'da bir fil köyünde kaldık.


Fillerle yıkandık.


Onları besledik.

Günde iki kere kakalarını temizledik. Ama o sırada hiç fotoğraf çekmemişiz!

Yunus fillerle pek ilgilenmedi. Köyde yaşayan Eve ile arkadaş oldu. Ve köy berberinde tıraş oldu.


Tayland'ın Tapınakları

Sekiz günlük tatile beş kişi uçağın bagajına tek bir bavul vererek gittik. Aynı kıtlık mantığıyla kim-bilir-bir-daha-ne-zaman mantığı birleşince günlerimiz de bavulumuz gibi tıka basa doldu. Tek bir yazıya sığamayacağız, hiç olmazsa birkaç tane yazıvereyim diye oturdum şimdi. Bakalım...

Bangkok, Ayuthaya, ve Pechaburi şehirlerini gezdik. Her yerde bir takım tapınaklar gördük. Yıllar önce İran'ı gezerken ekibimiz son gün 'Hayır bir Mescid daha göremeyiz!' diye isyan etmişti. Zira oranın tapınakları Tayland'ınkilere göre pek daha sadeydi, sakindi, sessizdi, boştu. Peşpeşe gezince ilgi toplamak çaba gerektiriyordu. Burada da çok Wat gördük. Ama yüzyıllar önce yıkılanlar bile ziyaretçi doluydu. Gündelik kullanımda olanlar ise pazar yeri gibi cavcavlıydı.

Ayuthaya'da gittiğimiz bir tapınakta ana-baba günü: ziyaretçiler Budha'yı giydirmek için gümüş tepsilerde kumaş alıp Budha'nın üstündeki görevlilere veriyorlar. Bu arada birisi mikrofonda bağırarak teşvik ediyor.




Tayland'da din çok önemli. Büyük çoğunluk Budist (Therevada: Budizm'in iki ana kolundan biri). Dinin önemi tapınakların görkeminden de belli oluyor. Bu resimdeki saraya bağlı olan tapınak:


Ama diğerleri de kocaman haşmeli, temiz, bakımlı, yeni boyalı. Öyle ki pek çok yerde tapınakların civarındaki evler, dükkanlar tapınaklara göre çok daha yoksul, bakımsız:


Ve mağaralar bile tapınağa dönüşmüş: